yükleniyor…

Los años nuevos
yön. Rodrigo Sorogoyen · 10×60dk
The New Years, aşkın bitişini değil; iki insanın, birbirlerini kaybetmeyi öğrenemedikleri için yavaş yavaş kendilerini kaybedişini anlatıyor.
The New Years bir dizi değildi; çoktan yaşanmış bir şeyin, yıllar boyunca tavizlerin, suskunlukların, ertelenmiş konuşmaların ve gündelik hayal kırıklıklarının sessiz şiddeti altında gömülü kalmış bir ilişkinin yeniden gün yüzüne çıkarılmasıydı. Rodrigo Sorogoyen basitçe bir aşk hikâyesi anlatmıyor; aşkın nasıl biçim değiştirdiğini, bir süre alışkanlığın, arzunun, kırgınlığın, şefkatin ve yorgunluğun içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini, en sonunda da tamamen yok olmadan nasıl sessizce çürüdüğünü gösteriyor.
Ana ve Óscar'ın hikâyesi, "birbirini bulmuş iki insan" yanılsamasıyla başlıyor; insanın kolayca kader zannettiği o neredeyse kutsal tesadüfle. Fakat yıllar geçtikçe bir zamanlar tanışıklık gibi hissettiren şey tekrara dönüşüyor. Yakınlık sandığımız şey bağımlılığa, ihtimal sandığımız şey ise birlikte ilerleyememe hâline evriliyor. Onların trajedisi birbirlerini sevmeyi bırakmaları değil. Asıl trajedi, aşkın onları artık kurtaramadığı hâlde hasarlı bir biçimde varlığını sürdürmesi.
On yılbaşı gecesi, on küçük ölüm. Her bölüm bir hikâye parçasından çok, bir ilişkinin, gençliğin, hırsların ve "olacağımızı sandığımız insanların" yıllık otopsisi gibi. Dizinin acımasızlığı da tam olarak sıradanlığında yatıyor. Çöküşü açıklayacak büyük ihanetler, tek bir suçlu, rahatlatıcı bir ahlaki hüküm yok. Sadece birbirini santimlerle ıskalayan, küçük yaraları biriktiren, yanlış şeyleri affeden, doğru şeyleri çok geç söyleyen ve dayanmayı sadakat sanan iki insan var.
Ana ve Óscar birbirlerini kaybetmeyi hiçbir zaman tam olarak öğrenemiyor. Diziyi bu kadar acıtan da bu. Sadece ayrılmıyorlar; enkazla duygusal bağlarını koruyorlar. İlişkileri, artık bir gelecek taşıdığı için değil, bir zamanlar bir geleceğe sahip olduklarının kanıtını barındırdığı için tekrar tekrar döndükleri bir yere dönüşüyor. Bu anlamda The New Years, iki insanın birlikte kalıp kalmaması gerektiğiyle ilgili değil. Bir insanın aynı anda hem eviniz hem de hapishaneniz olabileceğini fark etmenin dehşetiyle ilgili.
O tek plan otel odası sahnesi ise bir sondan çok bir itiraf gibi. İki insanın sonunda rol yapacak hâlinin kalmadığını izliyoruz. Artık romantik mitoloji yok, savunmacı ironi yok, zamanın onlardan bir şey almadığını iddia etme çabası yok. Sadece birbirlerine değil; olmayı bekledikleri versiyonlarına da veda ediyorlar. Âşıklara, yetişkinlere, cesur insanlara, bir gün net seçimler yapıp dürüstçe yaşayacaklarını sandıkları o kişilere.
Ve arka planda Nacho Vegas çaldığında her şey dayanılmaz bir açıklıkla yerine oturuyor. Her yılbaşı gecesi bir başlangıç olmalıydı; fakat geriye dönüp bakınca her biri bir vedaymış. Masumiyete, gençliğe, başka bir hayata, onlar fark etmeden her yıl biraz daha küçülen bir geleceğe veda. Finalde dizinin en derin yarasını anlıyoruz: Bazen son vedayı yaşarken onun son veda olduğunu fark etmiyoruz. Kime, neye ve hangi kendimize veda ettiğimizi ancak çok geç anlıyoruz.
The New Years alışıldık anlamda dramatik bir dizi değil. Daha kötüsü: tanıdık. Acıtmasının sebebi de kurmaca gibi durmaması. Hatırlanmış gibi durması.
puan kırılımı