yükleniyor…

Cadáver exquisito
yazar Agustina Bazterrica · 224 sf · Alfaguara
Leziz Kadavralar'da asıl dehşet insan etinin yenmesi değil; yasın, ailenin, vicdanın ve merhametin aynı makinede öğütülmesi.
Leziz Kadavralar'a tiksinerek bayıldım. Başta devrik cümleleri ve yer yer yavaş ilerleyen anlatımıyla mesafeli yaklaşılabilecek bir kitap gibi duruyor; fakat rahatsız edici sahneler kendini göstermeye başladıkça bu şikâyetler sessizce yok oluyor. Bir bakmışsınız, kitabın içinden çıkamadan son sayfaya gelmişsiniz. Hatta benim gibi mutfakta etin pişmesini beklerken, burnunuza et kokusu gelmeye başlamışken okumaya devam etmeyin; önce yiyin, bitirin, sonra devam edin. Çünkü bu kitap mide bulandırıcı. Ama yalnızca kanlı, vahşi ya da grotesk olduğu için değil; anlattığı dünyanın bugüne fazla yakın durmasından dolayı.
Elbette böyle bir teknolojiyle virüs yok edilebilir, ete alternatif besinler üretilebilir, açlık çözülebilirdi. Ama mesele hiçbir zaman çözüm değilse? Ya amaç zaten nüfusu azaltmak, insanı endüstrinin en kolay tüketilebilir hammaddesine çevirmekse? Leziz Kadavralar tam da burada korkutucu hale geliyor. Çünkü bize yalnızca insanların insan eti yediği bir distopya göstermiyor; dilin, hukukun, devletin, şirketlerin ve günlük alışkanlıkların bir araya gelip en akıl almaz vahşeti bile nasıl "normal" hâle getirebildiğini gösteriyor.
Özellikle iş görüşmesine gelen iki gencin gözünden okuduğumuz kısım, bu dünyanın bütün çıplaklığını yüzümüze vuruyor. O noktada insan ister istemez modern mezbahaları, toplama kamplarını, "sistem böyle" denilerek meşrulaştırılmış bütün organize kötülükleri düşünüyor. Av, eğlence ve rockstar bölümleri ise yalnızca vahşeti değil; çaresizlik, haz, para, statü ve uyum uğruna insanın ne kadar hızlı biçim değiştirebildiğini hissettiriyor. Empati duygusu güçlü olanlar için bu kitap gerçekten ağır; çünkü rahatsız edici olan şey sadece kurbanların başına gelenler değil, geride kalanların buna ne kadar kolay alışabildiği.
Ama kitabı yalnızca sistem eleştirisi olarak okumak eksik kalır. Marcos'un ölü oğluyla, karısı Cecilia'yla, demanslı babasıyla ve terk edilmiş hayvanat bahçesiyle kurduğu bağ, romanın daha sessiz ama belki de daha acı tarafı. Marcos'un içindeki boşluk sadece yaşadığı toplumdan kaynaklanmıyor; kaybettiği çocuğun, dağılan evliliğin, yavaş yavaş silinen babanın ve artık var olmayan eski dünyanın boşluğu bu. Hayvanat bahçesi bu yüzden çok güçlü bir sembol gibi duruyor: bir zamanlar hayvanların, çocukluğun, babayla paylaşılan anıların ve daha "insani" sandığımız bir dünyanın bulunduğu yer, artık çürümüş bir hatıradan ibaret. Orada yalnızca kaybolan hayvanlar yok; Marcos'un çocukluğu, babasıyla ilişkisi, oğluna veremediği gelecek ve insanlığın çoktan geride bıraktığı merhamet de var.
Babasının hikâyesi de kitabın sertliğine garip bir hüzün katıyor. Marcos'un babası, bir yandan eski et endüstrisinin ve eski dünyanın temsilcisi; diğer yandan hafızasını kaybeden, bakım evinde yavaş yavaş çözülen bir insan. Marcos'un ona karşı sorumluluğu, kız kardeşiyle arasındaki gerilim ve babasının ölümü sonrası yaşananlar, romanın "insan eti endüstrisi" kadar "aile" hakkında da olduğunu hatırlatıyor. Çünkü bu dünyada sadece yabancılar tüketilmiyor; aile bağları, yas, sadakat, ebeveynlik ve vicdan da aynı makinenin içinde öğütülüyor.
Bu yüzden final benim için çok daha ağır çalıştı. Okurken Marcos'un hâlâ bir yerde farklı olduğuna, bütün bu dehşetin ortasında en azından onun içinde insanlığa dair bir kırıntı kaldığına inanmak istedim. Oğlunun ölümüyle parçalanmış, karısıyla arasına sessizlik girmiş, babasını kaybetmiş bir adamın en azından acıdan bir tür merhamet çıkaracağını düşündüm. Ama yazar son sayfalarda öyle bir tokat atıyor ki, geriye yalnızca hayal kırıklığı, öfke ve mideye oturan bir boşluk kalıyor. Finalin gücü de burada: bize Marcos'un sisteme rağmen temiz kalmış biri olmadığını, belki de yalnızca kendi kaybı ve kendi arzusu söz konusu olduğunda "insan" olmayı hatırlayan biri olduğunu gösteriyor.
Kitabın en güçlü tarafı, mesajını okurun kafasına kafasına vurarak, hiçbir yumuşamaya gitmeden anlatması. Cesur, sert ve merhametsiz bir dili var. Üstelik Covid öncesi yazılmış olması da ayrıca ürkütücü; çünkü içindeki salgın, devlet söylemi, gıda krizi, endüstriyel çözüm üretme bahanesi ve kitlesel kabulleniş hissi bugünün dünyasına fazlasıyla yakın duruyor. Bazterrica'nın kurduğu evren sadece "ya böyle olsaydı?" sorusu değil; "zaten bazı şeylere böyle alışmadık mı?" sorusu gibi çalışıyor.
Yine de bana göre kitabın en büyük problemi, kendi potansiyelini tam tüketememesi. Bu evren 200 sayfayla kalmayıp iki üç ciltlik daha derin, daha geniş, daha sarsıcı bir seriye dönüşebilirdi. Marcos'un ailesi, babasının geçmişi, hayvanat bahçesi, Cecilia'yla kopuşu, yas süreci, politik düzen, üretim zinciri, tüketici sınıflar, av/eğlence kültürü; hepsi daha fazla açılabilecek kadar güçlü başlıklar. Elbette kısa tutulmuş olması bilinçli bir tercih olabilir, ama bazı geçişlerde ve özellikle final yolculuğunda "kitabı kasti olarak sıkıştırma" hissi var. Bu da yer yer anlatımı kopuk ve etkisi azaltılmış hale getiriyor. Bu israf beni üzdü.
Leziz Kadavralar, bittiğinde bir süre sizi sessizce oturtan, bazı sahneleriyle içinizde yaşamaya devam eden başarılı bir roman; ama aynı zamanda bana göre daha büyük, daha derin ve daha güçlü olabilecekken kısa tutulmuş, stratejik olarak eksik bırakılmış bir anlatı. Yine de etkisi inkâr edilemez. Tiksindiriyor, düşündürüyor, öfkelendiriyor ve kolay kolay unutulmuyor. En kötüsü de şu: kitap insan etinden bahsediyor olabilir, ama asıl mide bulandıran şey insanın kendisi.